BEDÎÜZZAMÂN SA‘ÎD NURSÎ / MUHTASAR TÂRİHÇE-İ HAYÂTI / İKİNCİ BÖLÜM: 1908-1916

 

II: MEŞRÛTİYET’İN İ’LÂNI: 23/24 Temmuz 1908 

Hürriyet’in i‘lânı ile bütün ülkede ve bilhassa pâyitahtta siyâsî ve içtimâî hayâtta alışılmadık bir hareketlilik başlar…

Üstâd’ın Siyâset’le tâ Mardin günlerinde ilgilenmeye başladığını, N. Kemâl’in Rü’yâ’sı vâsıtasıyle Hürriyet’le tanıştığını biliyoruz.. *1

Müktesâbâtı yerinde, dağarcığı doludur.. Meşrûtiyet (Meşrûtiyyet-i Meşrû‘a) ve Hürriyet (Hürriyyet-i Şer‘iyye) tarafdârıdır:

“Hürriyet’in üçüncü gününde İstanbul’da, hem sonra Selânik’te Meydân-ı Hürriyet’de binler siyasîlere karşı dâvâ ettiği ve bütün kuvvetiyle Şerîat’i istediği ve hürriyeti ve meşrûtiyeti Şerîat’e hizmetkâr yaptığı (…)”*2

İstanbul ve Selânik’de îrâd ettiği nutku dahâ sonra “Misbah” ve “Şark ve Kürdistan” gazetelerinde makāle olarak neşredilir. Misbah’da iki bölüm olarak yayınlanan bu nutuk, neşredilen 3. Yazısıdır. Hayli uzuncadır. 2 Ekim ve 9 Ekim 1908 nüshalarında yayınlanır:

                “İstanbul’umuzca Kürd Hoca demekle ma‘rûf, fâzıl-ı şehîr Bedîüzzamân-ı Kürdî Molla Sa‘îd Hazretlerinin İnkılâb-ı Mes’ûd ibtidâlarında Dersaâdet ve Selânik’de kirâren îrâd idüb bilhâssa gazetemize ihdâ eylediği nutk-ı irticâlîdir.

Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devâdır 

Elbîsem gibi üslûb-i beyânım da zamânın modasına muhâlifdir. Ma‘zûr tutunuz. اَلْ عَظَمَتُ ِللّٰهِ وَالْمِنَّتُ لَهُ  ki, Hürriyyet bizi kabr-i vahşet ve istibdâddan ihrâc ve bustân-ı ittihâd-ı muhabbet-i milliyyeye da‘vet etdi.

Yâ Rab! Ne saâdetli bir kıyâmet, ne güzel bir haşir ki,

وال بعث بعد الموت حق ‘un küçük bir misâlini bize tasvîr ediyor. Şöyle ki:

Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medeniyyet-i ka­dîme, hayâta, ve menfaati, mazarrat-ı umûmiyyede arayan ve is­tibdâdı arzû edenler  ياَ لَيْتَنِى كُنْتُ تُرَاباً  demeye başladılar. Mütevekkilâne, sabûrâne tuttuğumuz otuz sene ramazân-ı sükûtun sevâbıdır ki, azabsız cennet ve terakkī ve medeniyyet kapılarını bize açmış­dır. Hâkimiyyet-i milletin berâatü’l-istihlâli olan Kānûn-ı Şer‘î-i Esâsî, hâ­zin-i cennet gibi bizi oralara duhûle da‘vet ediyor.

(…) 

Yaşasın Şerîat-i Garrâ!.. Yaşasın adâlet-i İlâhî!. Yaşasın uhuvvet-i vatan. Yaşasın ittihâd-ı millî!.. Ölsün ihtilâf!.. Yaşasın muhabbet-i milliyye.. Ölsün ağraz-ı şah­siyye ve fikr-i intikām!.. Yaşasın şecâat-i mücesseme asker­imiz!.. Yaşasın satvet-i müşahhas ordularımız! Yaşasın akl ve tedbîr-i mücessem Cem‘iyyet-i Ahrâr!..

Molla Sa‘îd-i Meşhûr-i Kürdî Bedîüzzamân”       

Yazı, gözden geçirilip bâzı değişiklikler yapılarak, basılan ilk eseri “Nutuk”a (R1324/H1326) birinci yazı olarak dercedilir.

1950’lerde Ahmed Nazif ve arkadaşları tarafından teksir edilen “El-Hutbetü’ş-Şâmiyye’ninTercümesi” eserinin “Hutbe-i Şâmiyye’nin Zeylinin Zeyli” kısmına da alınır.  “Bedîüzzamân Sa‘îd en-Nursî” imzâsı ile..*3

Metin içerisinde cüz’î değişiklikler yapılır..  وال بعث بعد الموت حق  ibâresindeki (hakkun حَقٌّ),  (hakīkat حقيقت ) olur meselâ.*4

 

GAZETE YAZILARI

Hürriyet’den a‘zamî istifâde gayretindedir. Din, Devlet, Memleket, … mes’eleleri ile ilgili görüşlerini her vesîle ile efkâr-ı âmme ile paylaşır..

Son 10-12 yazısı 31 Mart Hâdisesini yatıştırma maksadlı olmak üzere 20 Nisan 1909’a kadar 10 farklı mevkūtede beyânât ve mülâkatlarla berâber 40 kadar yazısı çıkar.

İlk yazısı “Ve Şâvirhüm Fi’l-Emr”, “Rehber-i Vatan”ın ilk sayısında yayınlanır:

9 Receb 1326, 24 Temmuz 1324

[6 Ağustos 1908] 

Numro-1

Sahîfe: 4

                “Kürdistan ulemâ-yı benâmından fâzıl-ı şehîr “Bedîüzzamân Fazîletlû

                 Molla Sa‘îd Efendi Hazretleri” tarafından ihdâ kılınmış ve gazetemize

                 muâvenet-i kalemiyyede bulunacakları da va‘d buyurulmuşdur. 

 وشاورهم فى الامر  

Acâib-i Seb‘a-i meşhûre gibi bu inkılâb-ı azîm, hürriyyeti tevlîd ve meşveret-i Şer‘iyye’nin terbiyyesine verdiğinden Osmanlılığı cihangîr etmek isti‘dâdını göstermiş. Şöyle ki:

Bu hürriyyet, tam zamânında doğdu. Gāyet tabîî olarak ahvâl ve ilcâât-ı zamâne terbiyyesine hizmet edecek. Sun‘î ve ihtiyârî değil, tâ külfete muhtâc olsun. Bu kadar tazyîkātın te’sîriyle o kadar hamiyyet galeyâna gelmişdi ki, gûyâ hürriyyet tekemmül etmiş ve kademnihâde-i sâha-i imkân olduğu anda hükümfermâlığını icrâ etmiş ve birâderi olan hilâfetpenâh efendimizi cihangîrlik ile tebşîr etmiş. Bu hakīkat ba‘zı hakāik-ı sâbite üzre teessüs edecek bir sedd-i âhenîn hiçbir müsâdemâta karşı tezellüle uğramayacak:

Birincisi: Mecmû‘da bir kuvvet bulunur, hiçbir ferd o kuvvete mâlik olamaz. Bir kalın şerit ile ince bir telin kuvveti gibi.

İkincisi: Zamân-ı sâlifde vahşetin mülâzımı ve tenâkus ve tedennînin mahkûmu olan kuvvet ve cebir âlemde hükümfermâ idi. Hangi devletin deverân-ı demi hükmüne geçmiş ise, kendi gibi o devleti bir ömr-i tabîî ile kaydetmiş ve ecel-i inkırâzın pençesine vermiş.. Ve bu zamanda âlemin hükümrânı ilm ve ma‘rifetdir.

Müvellidi medeniyyet ve şânı tezâyüd-i ömr-i ebedî olduğundan herhangi devletin hayâtı ve müdebbiri, ölmüş olan a‘sâbına kuvvet vererek o kayd-ı inkıtâ‘dan tahlîs ve küre-i arz kadar yaşamasına isti‘dâd verir.

Üçüncüsü: Zamân-ı mâzîde her ferd, isti‘dâd-ı gayr-i mütenâhîye mâlik iken o kadar dar ve mahdûd dâire içinde hareket ediyordu ki, bütün himmetleri ve ahlâq ve efkârları o dâire nisbetinde tedennî ve mahsur kalmış idi. Bu inkılâb-ı azîmden sonra hürriyyet, fikr-i beşerin ağır zincirlerini kırdı ve isti‘dâd-ı terakkīye karşı olan sedleri hedm etdi. Dünyâ kadar o dâireyi tevsî‘ etdi. İsti‘dâddaki gayr-i mütenâhîlik hükmünce cevher-i insâniyyet ve hakīkat-i İslâmiyyet feverâna başladı. Bundan sonra en ufak bir adam en âlî merâtib-i beşer olan idâre-i umûmiyyeyi nazara alacak ve oraya kadar elini uzadacak ve ahvâl ve etvârıyle Süreyyâ kadar ulvî olan idâre-i umûmiyyede zîmedhal olduğunu izhar edecek, serâdan Süreyyâ’ya kadar âmâl ve müyûlâtını îsâl edecek ve himmeti o dece ulvî olacak, ahlâkı da o nisbetde teâlî ve efkârı da memâlik-i Osmâniyye’ye kadar tevsî‘ edecek, Eflâtun’ları, İbn-i Sînâ’ları, Bismark’ları, Dekart’ları geri bırakacak birçok şübbân-ı vatan zuhûra geleceği kaviyyen me’mûldür. Lâsiyyemâ bu memleket umûm enbiyânın mahall-i zuhûru ve düvel-i mütemeddine-i sâlifenin mehd-i teşekkülü ve şems-i İslâmiyyet’in maşrık-ı tulûu olduğundan ahâlinin sâha-i fıtratlarında ekdikleri isti‘dâdâtı bu hürriyyet yağmuruyla neşv ü nemâ bulursa şecer-i tûbâ gibi dalı, budakları herbir tarafa açılacakdır.

Dördüncüsü: Eski zamanda revâbıt-ı ictimâiyye ve levâzım-ı teayyüş ve fevâid-i medeniyyet o kadar teşa‘-ub etmediğinden ba‘zı adamların fikirleri idâresine kâfî imiş. Ammâ bu zamanda revâbıt-ı ictimâiyye iştibâk ve tekessür ve levâzım-ı teayyüş o kadar teaddüd ve tenevvü‘ ve tenevvü‘ ve semerât-ı medeniyyet o kadar tefennün ve teşa‘-ub etmiş ki, bunu yalnız kalb-i millet hükmünde olan Meclisi Meb’ûsân ve fikr-i ümmet makāmında olan meşveret-i Şer‘iyye ve kuvvet-i medeniyye menzilesinde bulunan hürriyyet-i efkâr idâre ve terbiyye edebilir. Şimdiye kadar efendimiz iktidâr-ı fevka’l-âdesiyle hâriku’l-âde olarak kerâmetini göstermekle cihangirliğe olan isti‘dâdını izhar etmek içün bu kadar dehşetli ve cesîm devleti fikr-i Eflâtûn’âne ve kuvvet-i İskender’ânesiyle omuzunda taşımış.

İhtâr ediyorum ki, bir cesed def‘aten cemî‘ zerrâtı tehallül ve yeni zerrâtdan teşekkül eylemesi muhâl olduğundan cism-i devletde birdenbire me’mûriyyeti ref‘ ve yenilerini ikāme muhâl olmasa da müteazzirdir. Esâsen kābil-i ıslah olmayan kesâni tabîat-i hükûmet ifrâz edecek ve tebdîl-i mesleğe kābiliyyet ve isti‘dâdı olan me’murların da tecrübeleri hasebiyle maslahaten me’mûriyetlerinde ibkāları zarûrîdir. Zîrâ dahâ güneş magribden tulû‘ etmediği’çün tevbenin kapısı açıkdır. Bunların umûmu aleyhinde idâre-i kelâm etmek Allah esirgesin ittihâd-ı milleti fenâ bir hastalığa hedef eylemek olacağından kat‘iyyen câiz olamaz.

Beşincisi: Şerîat-i Garrâ, kelâm-ı ezelîden geldiği içün ebede gidecekdir. Sadr-ı evvelin hürriyyeti ve müsâvâtı bürhân-ı bâhirdir ki, Şerîat-i Garrâ hürriyyeti, cemî‘ revâbıtı ve levâzımâtı câmi‘dir. Buna binâen kat‘iyyen hükmediyorum ki, şimdiye kadar vukū‘ bulan tedeniyyâtımız ve noksâniyyâtımız ve sû-i ahvâlimiz Şerîat-i Garrâ’nın ahkâmına adem-i mürâatimiz netâyicidir. Ve ba‘zı müdâhinlerin keyf-i mâyeşâ etdiği sû-i tefsîridir. Zaman öyle müdhiş bir sille [v]urdu. İnsâniyyetimizi mevt derecesine ve İslâmiyyet’imizi fenâ bir hastalığa uğranmışdı. İbret alalım ikinci bir silleye istihkāk göstermeyelim.

                               Meşhur Kürd Hocası Molla Sa‘îd-i Bedîüzzamân”       

 

Kürd Teâvün ve Terakkī Gazetesi’nin 5 Aralık 1908 târihli 1. Sayısında “Kürdce Lisânımız” sütûn başlığı altında yayınlanan Makālesi:

Bedîüzzamân Molla Sa‘îd-i Kürdî’nin Nesâyihı

Ey gelî Kurdân!

Îttifaqê de quwet, îttihadê de heyat, di biratiyê de se’adet, hukûmetê de selamet heye. Kapika ittihadê û şirîta muhebbetê qewî bigrin, da we ji belayê xelas ke. Qenc guhê xwe bidinê, ezê tiştekî ji we ra bibêjim:

Hûn bizanin ku sê, sê cewherê me hene, hifza xwe ji me dixwazin. Yek Îslamiyet, ku hezar hezar xûna şehîdane bihayê wê dane. Ê duduyan însaniyet, ku lazime em xwe nezera xelqê de bi xizmeta ‘eqlî, ciwanmêranî û însaniyetiya xwe nişanî dunê bidin. Ê sisiyan milliyeta me ye, ku meziyetê da me. Ê berê ku bi qenciya xwe saẍin; em bi karê xwe, bi hifza milliyeta xwe rûhê wan qebra wan de şad bikin.

Piştî wê, sê dujminê me hene, me xerab dikin: Yek feqîrtî ye, çil hezar hemmalê Îstenbolê delîlê wê ye. Ê duduyan cehalet û bê xwendinî, ku hezar ji me da yek «qazete» nikarin bixûnin delîlê wê ye. Ê sisiyan dujminî û îxtilafe, ku ev ‘edawet quweta me wunda dike, me jî musteheqî terbiyeyê dike û hukûmet jî, ji bêînsafiya xwe zulm li me dikir.

Ku we ev seh kir bizanin çara me ev e: ku em sê şûrê elmas bi destê xwe bigrin; ta ku em hersê cewherê xwe ji destê xwe nekin, hersê dujminê xwe ser xwe rakin!. Û şûrê ewil [*] me’arif û xwendine. Ê duduyan îttifaq û muhebbeta millî ye. Ê sisiyan însanê bi nefsa xwe şuẍla xwe bike û mîna sêfîlan ji qudreta xelqê hêvî neke û pişta xwe nedetê.

Wesiyeta paşî; xwendin, xwendin, xwendin û dest hev girtin, dest hev girtin, dest hev girtin.

                                Munla Seîd”

[*]: “Nüsha aslında buradaki kelime, «’edl عدل » ise de bunun sehiv, doğrusunun «ewil اول »  olduğu açıktır.”

             (Latinize eden: Ö. Bayram)

 

“Bedîüzzamân Molla Sa‘îd-i Kürdî’nin Nesâyihı

Ey Kürdler!

İttifâkda kuvvet, ittihâdda hayât, kardeşlikde saâdet, hükûmetde selâmet vardır. İttihâd hâlâtını ve muhabbet şerîdini sağlam tutun, tâ sizi belâdan kurtarsın. Güzelce kulak verin, size bir şey söyleyeceğim:

Biliniz ki üç, üç cevherimiz var, bizden muhâfazalarını isterler. Biri İslâmiyet ki, bin binler şehidlerin kanıdır ona bahâ verilen. İkincisi insâniyet ki, halkın (hâricin) nazarında kendimizi aklî hizmetle, civanmerdâne ve insâniyetçe dünyâya göstermeliyiz. Üçüncüsü milliyetimiz ki, bize meziyeti veren odur. Bizden öncekiler ki iyilikleriyle sağdırlar, sa‘yimiz ve hıfz-ı milliyetimizle onların rûhunu kabirlerinde şâd etmeliyiz.

Bunun ardından, üç düşmanımız vardır, bizi harâb ediyorlar. Biri, fakirlikdir, İstanbul’daki kırkbin hammâl bunun delîlidir. İkincisi, cehâlet ve okumamışlık ki, içimizden binde birinin «gazete» okuyamayışı bunun delîlidir. Üçüncüsü, düşmanlık ve ihtilâfdır ki, bu adâvet, kuvvetimizi kaybettiriyor, bizi de terbiyeye müstehak ediyor ve hükûmet de insafsızlığından bize zulm ediyordu.

Bunu işittiyseniz biliniz çâremiz şudur ki: üç elmas kılıcı elimizde tutmalıyız, tâ ki, üç cevherimizi elimizden etmeyelim, üç düşmanımızı üzerimizden kaldıralım!. Ve birinci kılıç, maârif ve okumadır. İkincisi, ittifâk ve millî muhabbetdir. Üçüncüsü, insan kendi işini kendi nefsi yapsın ve sefiller gibi başkasının kudretinden ümîd etmesin ve bel bağlamasın.

Son vasiyetim: okumak, okumak, okumak ve el ele vermek, el ele vermek, el ele vermek.

                Monla Sa‘îd”

                (Türkçe’ye çeviren: Ö. Bayram)

 

MECLİS-İ MEB’ÛSÂN’IN AÇILIŞI ve ABDÜRREŞİD İBRÂHİM: 17 Aralık 1908*5

Osmanlı’daki İkinci Meşrûtiyet’le gelen gelişmeler dünyânın çeşitli yerlerindeki dindaşlar gibi Rusya Müslümanları tarafından da yakından tâkip edilmektedir. Meclis-i Meb’ûsânın açıldığı günlerde büyük İslâm âlim, mücâhid ve seyyâhı Abdürreşid İbrâhim Sibirya/İrkutski’dedir. Müşâhedelerini şöyle yazar:

“İrkutski’de Kânûn-i Evvel beşinci Cum’a günü [18 Aralık 1908] akşam telgrafları İstanbul’da Meclis-i Meb’ûsân’ın açıldığını haber verdi. O gün akşam İrkutski’de bulunan umum Müslümanlar bir araya toplandılar. Büyük bir toplantı tertip ederek konuşma yaptılar, sevinç ve memnunluklarını dile getirdiler. Duâlar okundu. Fakat o ciddî ve samîmî, iyilik dolu memnunluklarını Meclis-i Meb’ûsân’a telgrafla bildirerek, hürmetlerini duyurmalarına istibdâdın tasallutunda bulunan telgrafçılar mâni‘ oldular. Mutlakan İstanbul’da bulunan Müslüman kardeşlerinin ebedî devâm edecek olan hürriyet bayramlarına gizli bir enîn ile kalblerini bağlayarak iştirak ettiler.

Şurası sevindiricidir: Bütün Osmanlı Müslüman kardeşlerimizin kalblerinde sabah meydana gelen hürriyet sevinci, akşam İrkutski Müslümanlarının kalbinde de yaşamış oldu. Sanki telsiz telgraflar kalbleri birbirine bağlamıştı. O gün İrkutski Müslümanlarında gördüğüm sevinci tamamıyle yazacak olursam bu sayfalar kâfi gelmez. Fakat Sibirya seyâhati ile Osmanlı Meclis-i Meb’ûsânı’nın münâsebetini düşünerek bu kadarla iktifâ ederim.”*6

 

MUHAMMED BAHÎT  (محمد بخيت ) ile GÖRÜŞMESİ

“Hürriyetin birinci senesinde İstanbul’da Câmiü’l-Ezher’in Reîs-i Ulemâ’sı olan Şeyh Bahît [*] Hazretleri (r.a.) İstanbul’da Eski Sa‘îd’e sordu:

مَا تَقُولُ فٖى حَقِّ هٰذِهِ الْحُرِّيَّةِ الْعُثْمَانِيَّةِ وَ الْمَدَنِيَّةِ الْاَوْرُوبَائِيَّةِ

Sa‘îd cevâben demiş: 

اِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِدَوْلَةٍ اَوْرُوبَائِيَّةٍ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا وَ الْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلَامِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا

Ya‘nî, “Osmanlı hükûmetindeki hürriyete ne diyorsun ve Avrupa hakkında fikrin nedir?”
O vakit Eski Sa‘îd demiş: “Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir; Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyet’e hâmiledir; o da bir İslâm devleti doğuracak” Şeyh Bahît’e söylemiş.”
*7

[*]: “d” ile biten has isimleri dahi şirinlik olsun diye “t” ile yazan çoğu araştırmacı-yazarlarımız nedense, zâten “t” ile biten ve ilk hecesi uzatmasız “Bahît”i, pek meftun oldukları TDK İmlâ Kurallarını bile alt üst ederek “Bâhid” olarak yazıyorlar?!..

 

GAZETE NEŞRİ İÇİN MÜRÂCAAT

Arşiv Belgelerinden “Ma’rifet ve İttihâd-ı Ekrâd” adı ile Kürdce ve Türkce bir gazete çıkartmak için mürâcaat ettiği anlaşılıyor:

 “Bâb-ı Âlî
Nezâret-i Celîle-i Dâhiliyye
İdâre-i Matbû’ât
Aded
1498

Bedîüzzaman Sa’îd-i Kürdî Efendi Hazretleri tarafından takdim idilüb İdâre-i Çâkerîye havâle buyurulan arz-ı hâlde siyâset-i Şer’iyye ve ulûm ve şu’ûn-i muhtelifeden bâhis olmak ve şimdilik haftada bir, ilerüde yevmî çıkarılmak üzere “Ma’rifet ve İttihâd-ı Ekrâd” nâmıyla Türkçe ve Kürdçe bir gazete neşrine me’zûniyet i‘tâsı istid’â edilmiş olmasıyla Matbû’ât Nizamnâmesinin üçüncü ve dördüncü maddelerinin fıkra-i ûlâları ahkâmına tevfîkan müsted’î-i mûmâ ileyh hakkında mu’âmele-i lâzıme îfâsıyla netîcesinin inbâsı husûsunun Zabtıyye Nezâret-i Aliyyesine emr ve iş’âr buyurulması bâbında emr u fermân hazret-i men lehü’l-emrindir.

                               Fî 10 Muharrem sene [1]327 ve fî 20 Kânûn-i sânî  [1]324 [2 Şubat 1909]

                               Matbû’ât-ı Dâhiliyye Müdîri
Mehmed Tevfik”
*8         

 

“Dâhiliyye Mektûbî Kalemi

                Evrak numrosu / 1498-21

                21 K.sânî [1]324 [6 Şubat 1909]

Zabtiyye nezâret-i Behiyyesine

Siyâset-i Şer’iyye ve ulûm ve şuûn-i muhtelifeden bâhis olmak ve şimdilik haftada bir ilerüde yevmî çıkarılmak üzre Ma‘rifet ve İttihâd-ı Ekrâd nâmiyle Türkce ve Kürdce bir gazte neşrine me’zûniyyet i‘tâsı Bedîüzzamân Sa’îd-i Kürdî Efendi Hazretleri tarafından verilen arzıhâlde istid’â olunmuşdur. Matbûât Nizamnâmesinin üçüncü ve dördüncü maddelerinin fıkra-i ûlâları ahkâmına tevfîkan muâmele-i lâzımenin îfâsıyle netîcesinin inbâsı husûsuna himmet.”*9

 

İTTİHÂD-I MUHAMMEDÎ CEM’İYYETİ ve BEDÎÜZZAMÂN

Cem’iyyet ve kuruluş târîhi hakkında farklı görüş ve tesbitler var..

Volkan’ın 48. sayısında (26 Muharrem 1327, 4 Şubat 1324, 17 Şubat 1909) gazete başlığının altına, “İttihâd-ı Muhammedî Cem‘iyyetinin mürevvic-i Efkârıdır” ibâresi eklenmiş.. Yine bu nüshada İttihâd-ı Muhammedî Cem‘iyyeti Nizamnâmesi’nin 10 maddesinin neşredildiğini görüyoruz. 1. maddede, Cem‘iyyet’in, “1317 sene-i hicriyyesinde Dârül Hilâfe’de teşekkül ..” ettiği yazılı. Akgündüz buradaki 1317’nin sehiv, doğrusunun 1327 olması gerektiğini yazmış.*10

Volkan’ın 70. sayısındaki (19 Safer 1327, 26 Şubat 1324, 11 Mart 1909) “İttihâd-ı Muhammedî Cem‘iyyeti” adına yayınlanan “Tebşîr: ‘İttihâd-ı Muhammedî Cem‘iyyetinin Hakîkati’” başlıklı yazıda kuruluş târîhi daha kesinleşiyor (mu?):

“(…) Sâye-i Nûr-i Nübüvvet’de ‘İttihâd-ı Muhammedî Cem‘iyyeti’ bihakkın müessesdir. Ve târîh-i teessüsü de 327 senesi, Muharremü’l-harâm’ının 15. ve 324 Kânûnisânî’sinin 24. Cum’aertesi gününden [6 Şubat 1909) i‘tibâr olunmuştur. (…)”              

1317 burada tekrar karşımıza çıkıyor!..  1317-1327 târihleri yanyana..

Akgündüz sehiv olduğunu söylese de 1317’ye gerçeklik kazandıran ciddî iddiâlar da bulunmaktadır. Bu iddiâ sâhiplerinden biri Prof. Dr. Cihan Dura’dır:

“Bir Dincinin Portresi: Derviş Vahdeti.

Derviş Vahdetî gazete ile yetinmemiş, şeriatçılığı eyleme geçirecek bir de örgüt kurmuştur, adı İttihat-ı Muhammediye Cemiyeti’dir. Vahdetî, Cemiyet’i Emirîzade adlı biriyle ortaklaşa kurmuştur. Aslında bu cemiyet 10 yıl önce yurt dışında kurulmuştu. Abdülhamit’ten yardım alan Emirîzade, örgütü İngiliz Gizli Servisi’nin de desteğiyle İstanbul’a yerleştirmeye çalışıyordu. Cemiyet kurulduktan sonra, Vahdetî ortağını kolayca saf dışı eder.”*11   

Ayni nüshada Bedîüzzamân’ın Volkan’daki ilk yazısı “Hakīkat” yer almaktadır:

“HAKĪKAT

Biz Kālû Belâ’dan Cem‘iyyet-i Muhammedî’de dâhiliz. Cihetü’l-vahdet-i ittihâdımız Tevhîddir. Peymân ve yemîni­miz Îmândır. Mâdemki Muvahhidiz, müttehidiz.

Molla Ahmed-i Cezîrî-i Kürdî, Kürdce olarak buyurmuş ki;  

  ﺳِﺮّ ﻭَﺣْﺪَﺕْ ﮊﺍَﺯَﻝْ ﮔِﺮْ ﺗِﻴَﻪ ﺣَﺘّٰﻰ ﺑِﺎَﺑَﺪْ 

Herbir mü’min i‘lâ-yı Kelimetullâh ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakkī etmektir. Zîrâ ecnebîler fünun ve sa­nâyi‘ silâhıyle bizi istibdâd-ı ma‘nevîleri altında eziyorlar. Biz de, fen ve san‘at silâhıyla i‘lâ-yı Kelimetullâh’ın en müdhiş düşmanı olan cehl ve fakr ve ihtilâf-ı efkâra cihâd edeceğiz.

Ammâ; cihâd-ı hâricîyi Şerîat-ı Garrâ’nın berâhin-i kātıasının elmas kılınçlarına havâle edeceğiz. Zîrâ medenîlere galebe çalmak iknâ‘ iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbâr ile değildir.

Biz muhabbet fedâyîleriyiz, husûmete vaktimiz yoktur. Meşrûtiyet*12 ki, adâlet ve meşveret ve kānunda inhisâr-ı kuvvetten ibârettir. Onüç asır evvel Şerîat-i Garrâ te’sîs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, dîn-i İslâm’a büyük bir cinâyettir ve şimâle müteveccihen namaz kılmak gibidir. Kuvvet kānunda olmalı. Yoksa istibdâd tevzî‘ olunmuş olur.

 اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْقَوِىُّ الْمَت۪ينُ  *13  

hâkim ve âmir-i vicdânî olmalı. O da ma‘riri­fet-i tâm ve medeniyyet-i âmm veyâhud dîn-i İslâm nâmıyle olmalı. Yoksa istibdâd dâimâ hükümfermâ olacaktır. İttifâq hüdâdadır, hevâda değil!..       

İnsanlar hür oldular ammâ yine abdullahtırlar. Herşey hür oldu, Şerîat de hürdür. Meşrûtiyyetde, mesâil-i Şerîati rüşvet vermeyeceğiz. Başkası­nın kusûru, insanın kusûruna sened ve özür olamaz.

Ye’s, mâni‘-i herkemâldir. “Neme lâzım, başkası düşünsün” istib­dâ­dın yâdigârıdır. Bu cümlelerin mâbeynini rabtedecek olan mukaddemâtı, Türkce bilmediğim içün mütâliînin fikirlerine havâle edi­yorum.

                               Bedîüzzamân Sa‘îd-i Kürdî”

16 Mart 1909 târihli Volkan gazetesinde (sayı 75)  Cem’iyyetin Kuruluş Beyannâmesi, gözden geçirilmiş şekliyle Nizamnâmesi ve İstanbul Merkezi Meclis İdâre A’zâları listesi neşredilir.

Dersaâdet Merkezi Meclis İdâre A’zâları arasında 8. Sıradaki a’zâ, “Bedîüzzamân Sa‘îd-i Kürdî İbn-i Mirzâ”dır.*14

Akgündüz bu târîhi, Cem’iyyetin ikinci kuruluşu olarak vermektedir.*15

Cem’iyyet tarafından 3 Nîsan 1909’da tertiplenen Ayasofya Mevlidini Kuruluş târîhi ve Bedîüzzamân’ı kurucu üye olarak gösteren arştırmacılar da var.*16

Kendi ifâdesine göre Üstâd, “İttihâd-ı Muhammedî”nin kurucularından değildir:

“İşitdim, “İttihâd-ı Muhammedî”(a.s.m) nâmıyle bir cem’iyet teşekkül etmiş. Nihâyet derecede korktum ki, bu ism-i mübârekin altında ba’zılarının bir yanlış hareketi vücûda gelsin.. Sonra işittim; bu ism-i mübâreki, ba’zı mübârek zevât (Sehl Paşa ve Şeyh Sâdık gibi), daha basit ve sırf ibâdete nakletmişler. Ve o cem’iyetten kat’-ı alâka ettiler, siyâsete karışmayacaklar. Lâkin tekrar korktum, dedim: “Bu isim umûmun hakkıdır, tahsis ve tahdîd kabûl etmez!” Ben nasıl ki, dindâr yedi cem’iyete mensûbum – zîrâ maksadlarını bir gördüm – . Kezâlik, o ism-i mübâreke intisâb etdim. (…)”*17

 

ÇEŞİTLİ HÂDİSELER: 1908–9

*Hamalları yatıştırması ve Avusturya mallarına boykot mes’elesi: 8 Ekim 1908 – 26 Şubat 1909*18

“İstanbul’da yirmibine yakın Kürdler; hammâl, ve gàfil ve safdil olduklarından, müstebidlerin onları iğfâl ile Kürd kavmini lekedâr etmelerinden korktum. Kürdlerin umûm yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene, anlayacakları bir tarîkle meşrûtiyeti onlara telkin ettim. Şu meâlde: ‘İstibdâd, zulm ve tahakkümdür. Meşrûtiyet, adâlet ve Şerîat’tir.. Pâdişah, ne vakit Peygamberimizin emrine itâat etse ve  yoluna gitse, Halîfe’dir. Biz de ona itâat edeceğiz. Yoksa zulm edenler pâdişah da olsa haydûddur. Bizim düşmanımız; cehâlet ve zarûret ve ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı cihâd edeceğiz. San’at, ma’rifet silâhıyle..’ (…)

Hammallar[ın] Avusturya’ya karşı – benim gibi bütün Avrupa’ya – boykotajları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılâne hareketleri bu nasîhatimin te’sîri olmuştur. Pâdişâha karşı ziyâde irtibatlarını ta’dil etmek ve boykotajla Avusturya’ya karşı harb-i iktisâdî açmağa sebebiyet verdiğimden, demek cinâyet ettim.”*19

“Bedîüzzamân’a zurafâdan biri bir gün, irfânıyla mütenâsib bir esvâb iktisâsı lüzûmundan bahseder. Müşârün’ileyh de: ‘Siz Avusturya’ya gûyâ boykot yapıyorsunuz, yine onun yolladığı kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise; bütün Avrupa’ya boykot yapıp yalnız memleketimin ma‘mûlâtını giyerim.’ buyurmuştur.” *20

*Ferah Tiyatrosu Hâdisesi: 5 Mart 1909 

“Murad Bey, (…). 5 Mart 1909 günü Ferah Tiyatrosunda Roma tarihini anlatan bir konferans vermiştir. Konuşmasında cemiyetin aleyhinde söylediği sözler nedeniyle salondaki İttihat üyeleri Mizancı’yı öldürmeye kalkmışlardır. Ali Kemal’in çıkışı sonra da Said-i Kürdi’nin teskin edici konuşmasıyla olay bastırılmıştır.”

Mîzâncı Murad, Mîzân gazetesinin 15 Safer 1327/8 Mart 1909 târihli nüshâsında, “Ferah Tiyatrosu Vak’ası” başlıklı makalesini neşrederek 5 Mart 1909 târihinde meydana gelen hâdiseyi anlatmıştır.”*21

“Kaç def’a büyük içtima’larda heyecanları hissettim. Korktum ki, avâm-ı nâs siyâsete karışmakla âsâyişi ihlâl etsinler. Bir kürd talebesinin lisânına yakışacak lafızlar ile heyecânı teskin ettim.

Ezcümle: Bâyezid’de talebenin içtimâında [27 Şubat 1909] ve Ayasofya Mevlidinde [3 Nîsan 1909]  ve Ferah Tiyatrosunda [5 Mart 1909] yetiştim. Bir derece heyecânı teskin eyledim.”*22

Ferah Tiyatrosundaki tavrını A. Râmiz şöyle dile getiririr:

“Şehzâdebaşı’nda şemâtetle bir konferans verildiği gece, kemâl-i mehâbetle sahneye çıkıp îrâd ettiği nutk-ı beliğ-i bîtarafâne, Sa‘îd’in ihâta-i ilmiyesi kadar, hamâset ve fedâkârlıkta da bîmenend olduğunu te’yîd eder.”*23

*Medrese Talebelerinin Mitingi: 27 Şubat 1909, Cumartesi.*24      

 

“Yaşasın Şerîat-i Garrâ”nın neşri: Volkan, 14 Mart 1909.

Şâmiye Tercümesi’nin Zeylinin Zeyli’nde de “Yaşasın Şerîat-i Garrâ” olan yazı başlığı yeniyazı D. H. Örfî’ye, “Yaşasın Kur’ân-ı Kerîm’in Kānûn-i Esâsîleri!..” olarak eklenmiş?..

(Bkz:

*Bedîüzzamân Sa‘îd en-Nursî; El-Hutbetü’ş-Şâmiyye Tercümesi (teksir) 1950’lerin başları, s.131.

*Bedîüzzamân Sa‘îd Nursî; Dîvân-ı harb-i Örfî ve Sünûhât, Yeni asya Neşriyat, 2000, s.56.)

 

AYASOFYA MEVLİDİ: 3 Nîsan 1909

İttihâd-ı Muhammedî Cem’iyyeti tarafından Mevlid Kandili’nde Ayasofya Câmiinde Mevlid tertip edilir..

[Volkan gazetesinin] Pazar günkü nüshasında “Lutfî” imzâlı yazıda, mevlid hakkında şu ifâdeler vardır:

Sâat dörtbuçukda İttihâd-ı Muhammedî Cem’iyyeti Muhteremesi A’zâsından Bedîüzzamân Sa’îd-i Kürdî Hazretleri temenniyyât-ı mahsûsamızla kürsî-i hitâbete çıkarak bir nutk-ı mukayyed îrâd buyurdular.”*25 

Badıllı Ağabey biraz farklı verir:

Ayasofya mevlidi, 3 Nisan 1909 [12 R.evvel 1327/21 Mart 1325, C.tesi], [alaturka] saat 4,5 ta, câmi-i şerif dolmaya başladı. Öğle namazı kılındı. Namazdan sonra mevlid okundu. Mevlidden evvel, İttihâd-ı Muhammedî Cem’iyeti a’zâsından Bedîüzzamân Sa‘îd-i Kürdî, temenniyyât-ı mahsûsamızla kürsî-i hitâbete çıkarak bir nutk-i ma’nîdâr îrâd buyurdular.”*26

Derviş Vahdetî’nin tasvîri:

“Sâat 3’ten (alaturka sâat) i’tibâren, efrâdımızla bilcümle med’uvvîn [da’vetliler] ve ahâli-i İslâmiyye ellerinde Cem’iyetimizin bayrağı olduğu hâlde, fevc-fevc gelmeye ve câmi-i şerîfe dolmaya başlamışlardı. Saat 4 raddelerinde Talebe-i Ulûm Cem’iyetinin önünde Bedîüzzamân Sa‘îd-i Kürdî olduğu hâlde, dış kapıda her gelene muntazır olduğumuz gibi, müşârün-ileyhi de bulunduğumuz noktada istikbâl etmiş idik. Hazret-i Kürdî bizi görünce dayanamadı.. Güyâ ki, âşık ma’şûka kavuşur gibi birbirimize sarıldık ve el ele vererek, artık câmi-i şerîfe girmiş idik. Talebe-i ulûmun başlarındaki sarıklar nur gibi beyaz, çiçek gibi rûh-efzâ, hele bunlardaki terbiyye-i dîniyye kendilerine başka bir güzellik bahşediyordu.  

Bizim Hazret, ya’nî Bedî-i Âlem-i İslâmiyyet o Kürd elbisesi ile, o Kürd tavr-ı kahramânânesi ile dâimâ taşıdığı belindeki hançeriyle kürsî-i hitâbete çıkması kendisinden recâ olunduğundan; kemâl-ı salâbetle kürsîye çıkarak ve kāim olarak, bir nutk-ı beliğ îrâd buyurmuşlardı. Nutku zapt edemedik. Fakat gelecek nüshalarımızın birinde, müşârün-ileyhden tamâmını alıp neşr edeceğimizi ümid ederiz.”*27

Vahdetî, Bedîüzzamân’ın Ayasofya Mevlidinde îrâd ettiği Nutku neşredebilmiş midir, bilemiyoruz?.. 31 Mart’a günler kalmıştır..

Hatırlamadan geçmeyelim; Ayasofya Câmiinde İMC’den iki gün evvel İTC’liler de Mevlid okuturlar:

“Bu arada İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üzerinde yoğunlaşan “dine karşı lâkaydî” suçlamalarından ötürü Cemiyet’in de bir şeyler yapmak gereği duyduğu anlaşılıyor. Ahmet Cevat Emre’nin yorumuna göre, bu dinsizlik damgasından temizlenmek için 1 Nisan 1909’da, Midhat Paşa’nın ruhuna Ayasofya’da mevlüt okutmuştu.” *28

 

31 MART VAK’ASI: 31 Mart 1325 (13 Nîsan 1909)

Yangını söndürmek için var gücü ile çalışır.. Konuşmalar,  görüşmeler yapar.. Gazetelerde yazılar yazar..

6 Ağustos 1908 târihli ilk yazısı ile 11-15 Nisan 1909 arasında yaklaşık 250 günlük sürede toplam 25 kadar yazısı çıkarken, 31 Mart Hâdisesi sürecinde 8 günde çıkan yazı sayısı 12’dir. 20 Nisan 1909 günü ise (Volkan’da 3, Serbestî’de 1) 4 yazısı birden çıkar..  Bu, onun hâdiseleri yatıştırmak için nasıl çırpındığının bir göstergesidir..

Ne çâre, Kader hükmünü icrâ edecektir..

“İsyan, 12 Nisan Pazartesi’yi 13 Nisan Salı’ya bağlayan gece yarısında Taşkışla’da bulunan 4. Avcı Taburunun askerlerinin ayaklanmasıyla başladı. Bu askerler subaylarını bağladıktan sonra kışlalarından silahlı olarak çıkıp, Sultanahmet’e gelerek Meclis-i Mebusan’ı kuşattılar. Ayrıca başka kışlalara da giderek oradaki askerleri de isyana teşvik ettiler. Bunun üzerine sabah olunca Kılıç Ali, Taşkışla askerleri ve Beyoğlu Numune Topçu Alayları ve Yıldız’daki 5. 6. ve 7. Alayların askerleri Sultanahmet’te toplanmış bulunuyorlardı. Bu kalabalığın önderi konumunda olan, Arnavut Hamdi Çavuş, Bölük Emini Mehmet ve Kamacı Ustası Arif isimlerinde üç askerdi.  Akşin’e göre bu kalabalığın içinde Derviş Vahdeti de vardı. (…)”*29  

Sultan II. Abdülhamîd Hal‘i: 27 Nisan 1909

 

BEDÎÜZZAMÂN’IN TEVKÎFİ: 30 Nîsan 1909

1 Mayıs 1909 târihli Cerîde-i Sôfiyye şu haberi geçer:

“Bedîüzamân-ı Kürdî
İttihâd-ı Muhammedî Cem’iyeti a’zâsından bulunan Kürd Hoca denmekle ma’rûf Bedîüzzamân Sa’îd dün İzmid’de tevkîf olunarak şimendüferle Dersaâdet’e gönderilmiş ve Dâire-i Harbiye’ye i’zâm kılınmıştır.”
*30

“31 Mart olayı münasebetiyle tutuklananlar bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt Kampüsü’nün içerisinde bulunan “Bekir Ağa Bölüğü” denilen yerde tutuluyordu. Bu olayların yaşandığı sırada kanun muhafızı olarak görev yapan Cellat Hasan adındaki şahıs olaydan yaklaşık 15 yıl sonra 3 Mart 1927 tarihli “Resimli Perşembe” gazetesinde gördüklerini kısmen anlatır. Bu bilgilere göre, daracık koridorlara yüzlerce insan sıkıştırılmıştı. İnsanlar arasında kumandan, nefer, ulema her çeşitten insan vardı. Cellat Hasan’ın bildirdiğine göre, bunların içerisinde, “Abdülhamid’in kurenasından Cevher Ağa, Nadir Ağa, Kabasakal Çerkes Mehmet Paşa, Derviş Vahdeti, Miralay Ramazan Bey, Bahriye Nazırı Hüseyin Hüsnü Paşa’nın oğulları Cemal ve Kemal Efendiler, Miralay Mustafa Sadık, Bediüzzaman Said-i Kürdi, Sabık Merkez Kumandanı Sadettin Paşa, Serasker Ali Rıza Paşa ve saireler vardı.” *31

“Said Nursi bir süre tutuklu kaldıktan sonra, Divan-ı Harb kuruluşunda yer alan İkinci Heyet-i Tahkikiye tarafından sorgulanır. Bu sorgulama haberi o günkü gazetelerde yer almıştır. Bu kaynaklardan Nursi’nin ilk sorgulaması yapılarak Hurşit Paşa başkanlığındaki Birinci Divan-ı Harbiye sevk edildiği anlaşılmaktadır.

Said Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi’de yargılanırken mahkeme başkanı Hurşit Paşa tarafından kendisine: Sen de Şeriat istemişsin? İttihad-ı Muhammediye’ye dahil misin? gibi sorular yöneltilir. Nursi, bu tutukluluğu

sırasında Divan-ı Harb-i Örfi’de aynı adlı eserinde sonradan neşrettiği gibi, savunmasını yapmış ve beraat etmiştir. Bediüzzaman, bu dehşetli mahkemede idamını beklerken, beraet etmiş ve mahkemeye teşekkür etmeyerek, yolda Bayezid’den ta Sultanahmet’e kadar, arkasında kalabalık bir halk kitlesi mevcut olduğu halde, ‘Zalimler için yaşasın cehennem! Zalimler için yaşasın cehennem!’ nidalarıyla ilerlemiştir.” *32   

 

TAHLİYESİ: 23 Mayıs 1909

Tahliye haberi 24 Mayıs 1909 târihli Tanîn’de:

“Bedîüzzamân Sa‘îd-i Kürdî Efendi hakkında mukaddemen vâkı‘ olan ihbârâtın sanîadan ibâret olduğu ve bil’akis mûmâileyhin te’sîs-i Meşrûtiyette hıdemât-ı bergüzîdesi sebk eylediği tahakkuk eylemekle tahliyye edilmişdir.”

Yeni Gazte ve Sabah da haberi ayni cümlelerle verirler.*33

Tevkif ve tahliye haberlerini veren gaztelerin târihlerine dikkat edilirse; 31 Mart Hâdisesi dolayısıyle Üstâd’ın nezâret/hapishâne süresinin tamâmı 24 gündür..

İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnâmesi yâhûd Dîvân-ı Harb-i Örfî ve Sa‘îd-i Kürdî’nin Neşri: 1909

Tahliyeden sonra, İstibdâd döneminde başına gelen önemli hâdiseleri, 31 Mart Hâdisesini, ümidlerini, inkisârlarını, bâzı görüşlerini… kaleme alır. “İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnâmesi …” adı ile Ahmed Râmiz tarafından bastırılır (1909).. Kitap olarak neşredilen ikinci eseridir.

İstanbul’dan ayrılmakta kararlıdır..:

“İstanbul’dan Vedâ’nâme

Ey, Koca İstanbul! Müsâvât ve uhuvveti, sende; devr-i istibdâdda, yalnız tımarhânede.. Meşrûtiyette, yalnız tevkifhânede gördüm.

Elvedâ’, ey gelin libâsı giymiş acûze-i şemtâ! Usandım!. Sen zehirli bala benzersin. Belki, medenî libâsı giymiş vahşî adama benzersin. Sûreten ne kadar medenîliğin var, sîreten dahî nifak, sefâhet, ağrâz içinde o kadar, o derece vahşîsin; tam dünyâya benzersin. Dünyâya geldiğime ben de pişman oldum. Riyânın sözünü, seni tasavvur ettikçe tahattur ediyorum. 

Eğer medeniyet, böyle tecâvüzâne-i haysiyetşikenâne ve iftirâât-ı nifakcûyâne ve fikr-i intikàm-ı bîinsâfâne ve mugàlatât-ı şeytanatkârâne ve diyânette harekât-i lâübâliyâneye müsâid bir zemin ise; herkes şâhid olsun ki, o saâdet-sarây-ı medeniyet tesmiye olunan, akreb ve yılanların yuvaları olan öyle mahall-i ağrâza, Kürdistân’ın hürriyyet-i mutlakanın meydânı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet haymelerini tercih ediyorum. Zîrâ, burada görmediğim hürriyet ve fikr-i serbestî-i kelâm ve hüsn-i niyet ve selâmet-i kalb, Kürdistân’ın dağlarında tam ma’nâsıyle hükümfermâdır.

Bildiğime göre, edîbler edebli oluyorlar.. Ve cerîdelerde terbiyye-i efkâr ediyorlar. Şimdi ba‘zı edîbler, edebsiz ve ba‘zı cerîdeler de nâşir-i ağraz görüyorum. Eğer edeb böyle ise ve efkâr-ı umûmî böyle müzebzeb olsa, şâhid olunuz; ondan vazgeçtim. Bunda da dâhil değilim. Kürdistân’ın yüksek dağlarında, ya’nî Bâşîd başında, ecsâm ve elvâh-ı âlemi, cerîdelerine bedel mütâlaa edeceğim.

                           Muarrâdır fezâ-yı feyzimiz şeyn-i temennâdan,

                           Bize dâd-ı ezeldir zîrden, bâlâdan istiğnâ;

                           Çekildik neşve-i ümîdden, tûl-i emellerden,

                           O mecnûnuz ki, ettik vuslat-ı Leylâ’dan istiğnâ.” *34

Eminönü Polis Merkezi tarafından İstanbul Polis Müdürlüğüne yazılan 18 Eylül 1909  târihli yazıdan Eserin mahzurlu görülüp, tâkibâta uğradığı, toplattırılma teşebbüsünde bulunulduğu anlaşılmaktadır:

“İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnâmesi yâhud Divân-ı Harb-i Örfî ve Sa‘îd-i Kürdî” nâm risâle münderecâtı câlib-i nazar-ı dikkat tefevvühât ve türrehâtı cami’ görülmekle îfây-ı muktezâsı zımnında leffen takdim kılındı. 5 Eylül 1325 [18 Eylül 1909]”*35

Evvelce ilk baskı 1911, ikinci baskı 1912 olarak biliniyordu. Çünki, ilk baskının üzerindeki 1327 ve ikinci baskının üzerindeki 1328 târihleri Rûmî olarak alınıyordu. Köprü’nün 2004/86 sayısındaki belgeler (meselâ “Eminönü Polis Merkezi” antedli yazı) tedkik edildiğinde 1327 ve 1328 târihlerinin Hicrî olduğu, yâni ilk baskının 1909’da, ikinci baskının 1910’da yapıldığı ortaya çıkıyor.

 

VAN’A AVDET: 1909-1910 (Batum – Tiflis – Van)

Yeğeni Abdurrahmân’ın hazırladığı Târihçe’ye dönecek olursak:

“İstanbul’daki hâdiseler İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnamesi nâm eserinde beyân edildiğinden bundan sarf-ı nazar edilmişdir.

Bedîüzzamân, hürriyet tarafdârı iken gördükleri haksızlıklardan dâimâ Jöntürklere muhâlefet ederek, ‘Siz dîni incitdiniz, gayretullâha dokundurdunuz, hilâfeti tezyîf etdiniz, netîcesi vahîm olacakdır.’ diye izhâr-ı muhâlefetden çekinmiyordu. Dîvân-ı Harb’deki kahramânâne müdâfaatı ve Jöntürkler’e îrad etdiği onbirbuçuk suâli âleme ma‘lûmdur. 

İstanbul’da Van, Bitlis, Diyârbekir’de bir medresenin küşâdı içün her ne kadar çalıştıysa da, maatteessüf tevkifhâne ile tımarhâneden başka bir netîceye dest-res olamadı. Nihâyet Batum tarîkıyle Van’a avdet etdi.”*36   

Üstâd’ın Van’a dönmek üzere İstanbul’dan ayrıldığı târih 1909 sonları yâ da -Ahmed Nazif Çelebi’nin Kastamonu Lâhikası’nda yer alan hâtırasına göre- 1910 yılı bahâr ayları olmalı:

“Risâle–i Nur tercümanı ve müellifi ve sâhibi bulunan zât, 1324  ve 25 Rumî senelerinde İstanbul’da iştiharla Bedîüzzaman nâmı ve lakabı altında matbûâtın sitâyişle neşriyâtından mütehassis olarak, o zaman 17 yaşında bulunduğum ve çok câhil ve çocukluk devresinde iken bu mübârek isim kalbimde yer tutmuş. Bu kalbî muhabbet hürmeti içün olacak ki, 1326 [1910] senesinde Hazret-i Üstâd’ın, Karadeniz seyâhatinde iki hizmetkârı ile İnebolu’yu ziyâret ettiği sırada tesâdüfen çarşıda karşıladığım ve çok derin muhabbet hissiyle bu mübarek zâta selâm durarak mütebessim ve nûrânî sîmâlarıyla ve keskin nazarlarıyla selâmlarına ve mânevî nazarlarıyla iltifatlarına mazhar olduğum günden beri artan muhabbet ve alâkamın, otuz senelik hatırımdan kat‘iyyen silinmediğini aynelyakīn görüyordum.”*37

Batum yolu ile Van’a giderken Tiflis’e de uğrar.. Şeyh San’ân Tepesinde dolaşırken bir Rus polisine rastlar.. Aralarında geçen muhâvereyi Arabî El-Hutbetü’ş-Şâmiyye’nin Arabî zeyli olan Teşhîsü’l-İllet’e Türkce kısa bir zeyl olarak neşreder:

“Kitabda tafsil etmiş… Bir Hikâye: Bundan üç sene evvel Tiflis’e gittim. Şeyh San’ân Tepesine çıktım. Dikkatle temâşâ ediyordum. Bir Rus yanıma geldi. Dedi: Neye böyle dikkat ediyorsun? Dedim: Medresemin planını yapıyorum. Dedi: Nerelisin? Bitlis’liyim dedim. Dedi: Bu Tiflis’dir.. Dedim: Bitlis, Tiflis birbirinin kardâşıdır.. Dedi ne demek? (…).”*38

“Tiflis’de tesâdüf etdiği Rus Polislerinin “Hürriyet sizi parçalayacakdır.” sözlerine mukābil, Bedîüzzamân, “Sizi parçalayacak. Ben de Tiflis’de medresemi küşâd edeceğim.” demiş. Devâ-ül Ye’s [*] nâm kitâbının zeylinde yazılmışdır.”*39

[*]: “Devâü’l-Ye’s”, “Hutbetü’ş-Şâmiyye”nin diğer adıdır. “Devâü’l-Ye’sin Zeyli”, “Teşhîsü’l-İllet”dir. Burada sözü edilen zeyl, “Devâü’l-Ye’s Zeylinin Zeyli”, yânî “Teşhîsü’l-İllet”in zeylidir..

Ahmed Râmiz, İki Mekteb-i Musîbet’in Şahâdetnâmesi’nin ikinci baskısına eklediği İfâde-i Nâşir’de onun İstanbul’dan ayrılıp memleketine dönüşünü şöyle anlatır:

“Elyevm, Sa’îd-i Kürdî Kürdistân’a döndü. İstanbul’un havâ-yi gıll u gışından, tezvîrâtından, bedraka-i efkâr olmak lâzım gelen gazetecilerin -ba’zılarının- bütün fenâlıklara bâdî, bütün felâketlerin müvellidi olduklarını görerek, bu derece açık cinâyetlere tahammül edemeyerek me’yûs ve müteessir; vahşetzâr fakat mûnis, fakat vefâkâr ve nâmusperver olan dağlarına döndü. İsâbet etti. Kim bilir, belki en büyük icrââtinden biri de budur!.”*40

 

AŞÂİRİ İRŞÂD

Van’a döndükten sonra aşâiri dolaşarak ictimâî, medenî, ilmî dersler verir:

“Vaktâ, Meşrûtiyet’in ikinci yaşında; İstanbul temsil ettiği asırdan târihvârî bir nazar ile göçüp, kurûn-i vustâya karşı aşağıya inmekle, aşâir-i Ekrâd’ın içinde cevelân ile bahardan güze bir rıhlet-i sayfiye, güzden bahâra bilâd-ı Arabiye’den bir rıhlet-i şitâiye ettim. Dağ ve sahrâyı bir medrese ederek Meşrûtiyeti ders verdim.”*41

Bu seyâhat ve görüşmelerden ikisi Arabca (Reçetetü’l-Ulemâ, Reçetetü’l-Avâm), ikisi Türkce (Muhâkemât, Münâzarât) olarak “dört” eser meydana çıkar..

Münâzarât’ın başında,

“Yâ eyyühe’n-nâzır!

Hasenâtı seyyiâtına, savâbı hatâsına tereccuh edenler, mağfiret ve afva müstehaktırlar.

İşte, iki inkılâb, beni iki te’lîf-i müşevveşe mecbûr etti; iki rıhlet dahî, iki kitâbı ilhâm ettirdi. Şu eserlerden her birisi Kürd olduğu gibi, ayni hâlde Türk, ayni vakitte Arab’dır. Gûyâ herbir eser Arab abâsını iktisâ ve Türk pantolonu giymiş külâhlı bir Kürd’dür.”*42

Aşîretlere, ulemâ ve rüesâya Hürriyet, Meşrûtiyet, … dersleri vere vere nihâyet  Şam’a varır.. Şam’a gelmesi 1910 güz mevsimi sonları -1911 yılı başları olarak tahmin edilebilir..*43

 

ŞAM HUTBESİ: 1911

“Şâm’da iken ulemânın ilhâhı üzerine Câmi-ül Emevî’de bir nutuk söyler ve bunun sûretini Hutbetü’ş-Şâmiyye ismi altında tab‘ etmişlerdir.”*44

“Kırk sene evvel Şam’daki Câmi’ul- Emevî’de, Şam ulemâsının ısrârıyle, on bin adama yakın ve içinde yüz ehl-i ilim bulunan bir azîm cemâate verilen bu Arabî ders risâlesindeki hakîkatleri, bir hiss-i kablelvukù‘ ile Eski Sa‘îd hissetmiş, kemâl-i kat’iyyetle müjdeler vermiş ve pek yakın bir zamanda o hakīkatler görünecek zannetmiş.”*45  

Emevî Câmiinde Hutbe îrâdından sonra Şam’da fazla kalmaz. İstanbul’a döner..

Eski kaynaklarda Bedîüzzamân’ın Şam Hutbesini îrâdında Şamlı Mehmed Tevfik Göksu’nun ve babasının da hâzır bulunduğu kaydedilmişse de bunun bir hayâl mahsülü olduğu T. Göksu’nun Eğirdir Müftülüğüne arz ettiği 2.6.1962 târihli Tercüme-i Hâl tezkeresinden ve N. Şahiner’in çok geç kalmış îtirâfı (https://www.risalehaber.com/necmettin-sahiner-bediuzzamanin-talebesi-samli-tevfikle-ilgili-yanlis-yaptim-345638h.htm) ile ortadadır..

 

RUMELİ SEYÂHATİ: 5-26 Hazîran 1911

“Balkanlar’da karışıklıkların tekrar başlaması üzerine İttihatçılar, bölge halkını sakinleştirmek ve yeniden devlete kazandırmak ümidiyle padişahı Rumeli gezisine çıkardılar (5-26 Haziran 1911). Sadrazam ve bazı hükümet üyelerinin de katıldığı gezi Çanakkale, Selânik, Üsküp, Priştine, Kosova ve Manastır şehirlerini kapsıyordu. Padişah, gerek buralarda gerekse yol boyunca geçtiği yerlerde coşkun tezahüratla karşılandı. Din ve milliyet farkı gözetmeksizin her kesimden halkla görüştü, hayır kurumlarına bağışlarda bulundu. Bu gezi hâtırasına basılan paralardan hediyeler dağıttı. Murad Hudâvendigâr’ın türbesinin bulunduğu Kosova sahrasında kalabalık bir cemaatle birlikte cuma namazı kıldı.
Sultan Reşad’ın Rumeli gezisinin çeşitli unsurlar ve bilhassa Arnavutlar üzerinde olumlu etkisi oldu.”
*46-a

“Vilayet heyetleri İstanbul’a gelerek buradan trenle Selanik’e gitmişlerdir. Haliyle bunlar daha önceden yola çıkmışlardır. Erzurum heyeti İstanbul’a geldikten sonra Edirne’yi gezmiş ve orada Bitlis ve Bayburt heyetleriyle birleşerek hep birlikte Selanik’e hareket etmişlerdir. Bedîüzzaman diye tanınan Said el-Kürdî’nin de yer aldığı heyet yerel kıyafetlerini giymişlerdi.”46-b  

“Şarkî Anadoluda Medresetü’z-Zehrâ nâmıyle vücûda getirmek istediği dârü’l-fünûnun küşâdı için çalışmak üzere İstanbul’a geldi. Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyâhati münâsebetiyle vilâyât-ı Şarkiye nâmına refâkat etti.   

Yolda, şimendiferde iki mektep muallimi ile aralarında bir bahis açılır. Şimendiferde yaptıkları bu mübâhasenin hülâsası, Hutbe-i Şâmiye adlı eserin Zeylinde [*] yazılmıştır.”*47

[*]: El-Hutbetü’ş-Şâmiyye’nin Arabî Zeyli, Teşhîsü’l-‘İllet.  

Rumeli gezisinden sonra, evvelce basılan Nutuk (1908/9) ve İki Mekteb-i Musîbet’in Şahâdetnâmesi’ne (1909, İkinci Baskı 1910) yedi eser dahâ ilâve eder (1911-12): Münâzarât, Reçetetü’l-Avâm, Muhâkemât, Reçetetü’l-Ulemâ, El-Hutbetü’ş-Şâmiyye (Devâü’l-Ye’s), Teşhîsü’l-İllet, Devâü’l-Ye’s Zeylinin Zeyli.

 

DERSAÂDET’den VAN’a: 1912

Sonbahara doğru Dersaâdet’ten Van’a döner (1912).*48

Horhor Medresesinde tedrîsâta yeniden başlar…

Ayni zamanda talebesi olan kardeşi Abdülmecîd’e verdiği icâzetnâme bu târihlerdedir.*49

 

MEDRESE TEMELİNİN ATILMASI: 23 Ekim 1913

Diğer taraftan bir gāye-i hayâli olan Medresetü’z-Zehrâ’nın gerçekleşmesi çalışmalarına aralıksız devâm etmektedir..

Hasan Tahsin (Uzer) Bey’in Van Vâlisi olarak atanması (27 Mart 1913)*50 ile çalışmalar hız kazanır. Hasan Tahsin Bey, eğitim mes’elesinin ehemmiyetini bilen bir kişidir.. Van’da medrese açılmasının ehemmiyetine dâir Sadârete arzettiği bir mektubu şöyledir:                                                                                                     

“Bâb-ı Âlî

Dâire-i Sadâret
Van vilâyetinden vârid olan şifre telgrafının hallidir
Şifre Kalemi
                                                                                                       

Mezheb-i Şii’nin günbegün tevessü‘ünden ve Kürd ahâlî-i İslâmiyye’sinin son derece cehâletinden bahisle mevcûdiyet-i İslâmiyye ve Osmâniyye’lerinin bekāsına pek mühim istinadgâh olacağını ümid ettikleri bir medresenin Van mekezinde taraf-ı hükûmetden müsta‘celen inşâsı lüzûmu, ulemâ ve eşrâf ve Kürd rüesâ-yi aşâiri tarafından kemâl-i tehâlükle ricâ edildiğinden, seksen talebeyi istiâb edebilecek bir medrese planı ve keşfi yapılmış ve âidiyeti cihetiyle Evkāf-ı Hümâyun nezâretine derdest-i irsâl bulunmuş idi. Şimdi haber aldığıma göre, bu sûretle muâmelenin uzayacağından ve hükûmetçe muzâyaka-i mâliyeden bahisle, cüz’î para verileceğinden dolayı Kürd Ahâlî-i İslâmiyyesi nâmına dârülfnûn-i ilmî şeklinde bir medrese inşâsı ve masârif-i inşâiyyenin ceyb-i Hümâyundan tesviyyesi içün umûm ulemâ, rüesâ ve eşrâf tarafından hâk-i pây-i Şâhâneden isti‘dafda bulunulduğu anlaşılmış ve burada her ne sûretle olur ise olsun vâsi‘ bir medrese yapılması lüzûmunda ahâlî musırr-ı tehâlük-i müttefik olduğundan hissiyyât-ı İslâmiyyelerini okşayacak ve hertürlü sû-i tefehhümâtı izâle edecek olan şu emr-i hayrın hassaten taraf-ı şahâneden vücûda getirilmesi husûsuna delâlet-i fehîmâneleri istirhâm ve ma‘rûzân-i vâkıa nezd-i şehriyârîde karîn-i tasvîb buyurulduğu takdirde tebliğ olunacak müsâade ve irâde-i Seniyye-i Hazret-i Hilâfetpenâhî’nin Ekrâd üzerinde pek mühim te’sir yapacağı ve Abdürrezzak tesvîlâtına bundan kat‘î ve şedîd bir darbe olamayacağı ehmmiyyetle arz olunur.
4 Hazîran 329 [17 Hazîran 1913]

                Van Vâlisi

                Tahsin”*51

Israrlı gayretler meyvesini verir.. “Medresetü’z-Zehrâ” mânâsında fakat resmî adı “Medrese-i ‘Âliyye-i Reşâdiyye” olan medresenin temeli atılır (23 Ekim 1913).. *52

Müküslü Hamza şöyle yazar:

“Câmi-ül Ezher’e şebîh El Medreset-üz Zehrâ nâmında Van’da bir med­resenin küşâdına irâde-i seniyye zuhûr etdiyse de, temelinden başka bir şey yapılmayarak Harb-i Umûmî zuhûr etdi. (…)”*53

 

ŞEYH SELİM HÂDİSESİ: 1913-14

“Aşiret reisleri, ağalar ve dini nüfuza sahip kişilerle temas kuran Molla Selim, Ermeni ıslahatı konusunun Uluslararası diplomaside en yoğun olduğu 1913 yılında İstanbul’a gelerek hükümet merkezinde gelişmeleri yakından takip etmiştir. Hakkari ve civarında nüfuzlu bir şeyh olan Ubeydullah’ın oğlu ve aynı zamanda İttihat Terakki muhalifi Kürtlerin ileri gelenlerinden biri olan Seyyid Abdülkadir ile İstanbul’da uzun boylu görüşmelerde bulunduktan sonra yeniden Bitlis’e dönmüştür[67]. Bu sıralarda Van’da bulunan Said Nursi’ye de müracaat ederek yardım talebinde bulunmuş ise de olumlu cevap alamamıştır. Said Nursi bu talebi daha sonraları Şualar adlı eserinde şöyle anlatıyor: “Eski harbi umumiden biraz evvel ben Van’da iken bazı dindar ve muttakî zâtlar yanıma geldiler ve dediler ki, bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor, gel bize iştirak et, biz bu reislere isyan edeceğiz. Ben de dedim ki, o fenalıklar ve dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur, ordu onun ile mesul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya kılıç çekmem ve size iştirak etmem”[68]. Şeyh Selim bilhassa Bitlis’in merkez ve Hizan kazasında taraftar bulmuştur. İsyanın diğer önderlerinden Seyyid Ali* ile kardeşi Şeyh Şehabettin ve diğer şeyhler tarafından Van vilayeti aşiretlerine de haber salınmışsa da katılım tam sağlanamamıştır[69].”*54

Hâdisenin devâmını kendisi şöyle anlatır:
“O zatlar benden ayrıldılar, kılıç çektiler; neticesiz Bitlis hâdisesi vücûda geldi. Az zaman sonra, Harb-i Umûmî patladı. O ordu, din nâmına iştirak etti, cihâda girdi, o ordudan yüz bin şehidler evliyâ mertebesine çıkıp beni o dâvamda tasdik edip kanlarıyla velâyet fermanlarını imzâladılar.”*55

 

İŞÂRÂT’ÜL İ‘CÂZ’ın TE’LÎFİ: 1914-16 *56

Müküslü Hamza’dan: 

“İşârât-ül İ‘câz Fî Mezân-il Îcâz nâmında bir tefsîr-i şerîf.. Şimdiye kadar o menhecde te’lîf olunmuş bir tefsîr mevcûd değil… Ve hattâ diye­bilirim ki, mahsûl-i karîhasından başka, evkāf malını derc etmemişdir. Kelâm-ı Kadîm nazmca mu‘ciz, mefhûmca hakk ve hakīkat olarak fünûn-i müsbeteye tamâmen muvâfık ve rehnumâ olduğunu isbât eder. Hazreti Üstâd bu tefsîri te’lîf etmeden evvel halka-i tedrîsinde bulunuyordum. Ke­lâm-ı Kadîm’i eline alıb Kürdce takrîr ederdi. Hiçbir kitâba veyâ tefsîre bak­mazdı. Arkadaşlarımızdan Molla Habîb nâmında bir efendi Kürdce nota tutardı. Çok devâm etmeden Harb-i Umûmî başladı Bedîüzzamân Sa‘îd Efendi muhârebe esnâsında cebhe-i harbde me’haz olarak yalnız o not­lara mâlik olduğu hâlde, elyevm Evkaf Matbaasında tab‘ıyle iştigāl etdi­ğimiz o kitâbı te’lîf etmişdir.”*57

              Bilâl TUNÇ

    

DİPNOTLAR:

*1 Abdurrahman Nursî; Bedîüzzamân’ın Târihçe-i Hayâtı, Necm-i İstikbâl Matbaası, İstanbul, 1335, s.22-23.  

*2 Bedîüzzamân Sa‘îd Nursî; Dîvân-ı Harb-i Örfî ve Sünûhât, Yeni Asya Neşriyat, 2000, s.71.

*3 Bedîüzzamân Sa‘îd en-Nursî; El-Hutbetü’ş-Şâmiyye Tercümesi (teksir), 1950’lerin başları, s. 161-187.

*4 Bedîüzzamân Sa‘îd en-Nursî; age, s.163. 

*5 Emre Gül; Meclis-i Mebusan’ın açılışı. http://www.dunyabulteni.net/haber/165316/meclis-i-mebusanin-acilisi  (Erişim Târîhi: 17.12.2018)

*6 Abdürreşid İbrâhim; Âlem-i İslâm ve Japonya’da İslâmiyet’in Yayılması, Nesil Yayınları, 2012, s.167.

*7 Bedîüzzamân Sa‘îd Nursî; Emirdağ Lâhikası, Yeni Asya Neşriyât, 1998, s. 345

*8 BOA, DH.MKT. 2730/76, 14 M 1327 [Hicrî] (Bkz: Ahmed Akgündüz, Prof. Dr. ; Arşiv Belgeleri Işığında Bedîüzzamân Saîd Nursî ve İlmî Şahsiyeti – Birinci Kitap, 2013, s.530.)

*9 BOA, DH.MKT. 2730/76, 14 M 1327 [Hicrî] (Bkz: Ahmed Akgündüz, Prof. Dr. ; Arşiv Belgeleri Işığında Bedîüzzamân Saîd Nursî ve İlmî Şahsiyeti – Birinci Kitap, 2013, s.531.)

*10 Ahmed Akgündüz, Prof. Dr.; Arşiv Belgeleri Işığında Bedîüzzamân Saîd Nursî ve İlmî Şahsiyeti – Birinci Kitap, 2013, s. 533.

*11 http://www.cihandura.com/tr/makale/-BIR-DINCININ-PORTRESI-DERVIS-VAHDET  (Erişim Târîhi: 15.03.2019).

*12 Ahmed Nazif ve Arkadaşlarının teksir makinesi ile çoğalttıkları, Hz. Müellif tashihli “El-Hutbetü’ş Şâmiyye’nin Tercümesi”nde “Cumhûriyet” (s.131)..   Şu hâşiye eklenmiş: “O zaman Meşrûtiyet; şimdi o kelime yerine Cumhûriyet konulmuş.”

Üstâd’ın  yaptığı bu değişikliği hâşiye ile belirtmesi Risâle-i Nûr müdebbirlerine nümûne-i imtisâl olmalı değil miydi?..

*13 Bu ibâredeki “متين”, T. Hayât’da “عزيز” şeklinde..

*14  Ahmed Akgündüz, Prof. Dr.; Arşiv Belgeleri Işığında Bedîüzzamân Saîd Nursî ve İlmî Şahsiyeti – Birinci Kitap, 2013, s. 541.

*15 Ahmed Akgündüz, Prof. Dr.; Arşiv Belgeleri Işığında Bedîüzzamân Saîd Nursî ve İlmî Şahsiyeti – Birinci Kitap, 2013, s.538-39. 

*16 Azmi Özcan; İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti. TDV İslâm Ansiklopedisi, c.23, s.475-476, 2001.

*17 Sa‘îd-i Kürdî, İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnâmesi yâhûd Dîvân-ı Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürdî, İkbâl-i Millet Matbaası, [H.]1327 [1909], s.9-10.

*18 M. Latif Salihoğlu; Kışkırtılan Kürtlere Târîhî Hitap.  http://www.yeniasya-international.de/2011/12/kiskirtilan-kurtlere-tarihi-hitap/ (Erişim Târîhi: 15.03.2019). 

*19 Sa‘îd-i Kürdî; İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnâmesi yâhûd Dîvân-ı Harb-i Örfî ve Saîd-i Kürdî, İkbâl-i Millet Matbaası, [H.]1327 [1909], s.6-7.   

*20 Sa‘îd-i Kürdî; İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnâmesi yâhûd Dîvân-ı Harb-i Örfî ve Sa‘îd-i Kürdî”, Artin Asadoryan ve Mahdumu Matbaası, İkinci Tab‘, İstanbul, [Hicî] 1328 [1910],  s.7-8.

*21 Ali Aslan, Mizancı Murad’ın Siyasî ve Dini Görüşleri, Yüksek Lisans Tezi, s. 85, 2019.

Mehmed Murad, “Ferah Tiyatrosu Vakası”, Mizan, S.88, İstanbul, 15 Safer 1327, s.367-8 (http://tez.sdu.edu.tr/Tezler/TS03273.pdf)

*22 Sa‘îd-i Kürdî; İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnâmesi yâhûd Dîvân-ı Harb-i Örfî ve Sa‘îd-i Kürdî”, Artin Asadoryan ve Mahdumu Matbaası, İkinci Tab‘, İstanbul, [Hicî] 1328 [1910],  s.17-18.

*23 Sa‘îd-i Kürdî; İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnâmesi yâhûd Dîvân-ı Harb-i Örfî ve Sa‘îd-i Kürdî”, Artin Asadoryan ve Mahdumu Matbaası, İkinci Tab‘, İstanbul, [Hicî] 1328 [1910], s.6.

*24 Ahmed Akgündüz, Prof. Dr.; Arşiv Belgeleri Işığında Bedîüzzamân Saîd Nursî ve İlmî Şahsiyeti – Birinci Kitap, 2013, s. 532.

*25 Volkan gazetesinin 4 Nisan 1909 târihli 94 sayılı Pazar günkü nüshasının ilk sayfası.   

*26  Abdülkadir Badıllı; Bedîüzzaman Saîd-i Nursî, Mufassal Târihçe-i Hayâtı, İttihad Yayıncılık-1998, s.254.

*27 Volkan, 23 Mart 1325 (5 Nisan 1909) (Bkz: Abdülkadir Badıllı; Bedîüzzaman Saîd-i Nursî, Mufassal Târihçe-i Hayâtı, İttihad Yayıncılık-1998, s.254)

*28 Ahmet Turan Alkan, İttihatçılar, dine muhalif değiliz demek için Ayasofya’da mevlit okutuyor. http://ahmetturanalkan.com/yazi/ittihatcilar-dine-muhalif-degiliz-demek-icin-ayasofyada-mevlit-okutuyor/ (Erişim Târîhi: 27.01.2019).

*29 Selim Sönmez; Bediüzzaman Said Nursi’nin 31 Mart Olayı’ndaki Tavrı. Köprü Bahar 2002, 78. sayı.

*30 Cerîde-i Sôfiyye, 11 Rebîul-âhir 1327/18 Nîsan 1325 [1 Mayıs 1909], sayı 6, s.3.

*31 Abdülkadir Badıllı; Bedîüzzaman Saîd-i Nursî, Mufassal Târihçe-i Hayâtı, İttihad Yayıncılık-1998, s.310-312.

*32 Selim Sönmez; Bediüzzaman Said Nursi’nin 31 Mart Olayı’ndaki Tavrı, Köprü Bahar 2002, 78. Sayı.

*33 Ahmed Aklgündüz, Prof.Dr.; Arşiv Belgeleri Işığında Bedîüzzamân Saîd Nursî ve İlmî Şahsiyeti – Birinci Kitap, 2013, s. 662-64.

*34 Sa‘îd-i Kürdî; İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnâmesi yâhûd Dîvân-ı Harb-i Örfî ve Sa‘îd-i Kürdî, İkbâl-i Millet matbaası, Vezir Hanı, İstanbul,  [H]1327 (1909), s.30-32. (Nazım için ayrıca bkz: Abdullah Cevdet; Kahriyyât, Mısır, 1906, s.76)

*35 Selim Sönmez; Bediüzzaman Said Nursi’nin İlk İstanbul Hayatına Dair Bazı Belgeler, Köprü, Bahar 2004, 86. sayı.

*36 Abdurrahman Nursî; Bedîüzzamân’ın Târihçe-i Hayâtı, Necm-i İstikbâl Matbaası, İstanbul, 1335, s.34.

*37 Bedîüzzamân Sa‘îd Nursî; Kastamonu Lâhikası, Yeni Asya Neşriyât, 2006, s.70.

*38 Sa‘îd-i Kürdî; Devâü’l-Ye’s Zeylinin Zeyli, Kostantiniyye, Matbaa-i ebüzziyâ, 1330, s.6-7.

*39 Abdurrahman Nursî; Bedîüzzamân’ın Târihçe-i Hayâtı, Necm-i İstikbâl Matbaası, İstanbul, 1335, s.34-35.

*40 Sa‘îd-i Kürdî; İki Mekteb-i Musîbetin Şehâdetnâmesi yâhûd Dîvân-ı Harb-i Örfî ve Sa‘îd-i Kürdî, Artin Asadoryan ve Mahdumları Matbaası, İkinci Tab‘, İstanbul, [Hicî]1328 [1910], s.8.

*41 Bedîüzzamân; Münâzarât, 1329, Kostantiniyye, Matbaa-i Ebuzziyâ, 1329, s.10.

*42 Bedîüzzamân, Münâzarât, 1329, Kostantiniyye, Matbaa-i Ebuzziyâ, 1329, s.3.

*43 Abdülkadir Badıllı; Bedîüzzaman Saîd-i Nursî, Mufassal Târihçe-i Hayâtı, İttihad Yayıncılık-1998, s.335, 339.

*44 Abdurrahman Nursî; Bedîüzzamân’ın Târihçe-i Hayâtı, Necm-i İstikbâl Matbaası, İstanbul, 1335, s.35.

*45 Bedîüzzamân Sa‘îd Nursî; A. Nazif ve Arkadaşları tarafından 1950’lerin başlarında Osmanlıca olarak teksir edilen El-hutbetü’ş Şâmiyye Tercümesi, s.1. 

46-a: Cevdet Küçük; Mehmed V, TDV Ansiklopedisi, c.28, s.419.

46-b: Kemalettin KUZUCU, Prof. Dr.; Balkanlar’da Son Osmanlı Padişahı: Sultan V. Mehmed Reşad’ın 1911 Yılındaki Rumeli Seyahati, Uluslararası Türk Kültür Coğrafyasında Sosyal Bilimler Dergisi S.7-8 (Tazmînât, nr. 38-15, 7 Cemâziyelâhir 1329; Sabah, nr. 7793, 3 Cemâziyelâhir 1329.).

*47 Bedîüzzamân Sa‘îd Nursî; Târihçe-i Hayâtı, Yeni Asya Neşriyat, 2008, s.161. 

*48 Abdülkadir Badıllı; Bedîüzzaman Saîd-i Nursî, Mufassal Târihçe-i Hayâtı, İttihad Yayıncılık, 1998, s.355.

*49 Ahmed Akgündüz, Prof. Dr.; Arşiv Belgeleri Işığında Bedîüzzamân Saîd Nursî ve İlmî Şahsiyeti – Birinci Kitap, 2013, s.245.

*50 Selçuk Uzun; 1915/16´da Erzurum Vilayeti Valisi Tahsin Uzer (1). http://www.duzceyerelhaber.com/selcuk-uzun/17251-191516da-erzurum-vilayeti-valisi-tahsin-uzer-1.  (Erişim Târîhi: 21.12.2018).

*51Necmeddin Şahiner; Bilinmeyen Taraflarıyla Bedîüzzaman Said Nursî, Nesil Yayınları-2006, s.158.

*52 Ahmed Akgündüz, Prof. Dr.; Arşiv Belgeleri Işığında Bedîüzzamân Saîd Nursî ve İlmî Şahsiyeti – Birinci Kitap, s.837-838.

*53 Müküslü Hamza; Bedîüzzamân Sa‘îd-i Kürdî’nin Tercüme-i Hâlinden Bir Hülâsadır, 1334, s.6.  

*54 Ünal Fatih, Yrd. Doç. Dr.; II. Meşrutiyetin Doğu Anadolu’daki Yansımaları ve Ermeni-Kürt İlişkilerine Tesiri ;  Ermeni Araştırmaları, Sayı 20-21, Kış 2005 – İlkbahar 2006.

*55 Bedîüzzamân Sa‘îd Nursî; Şuâ’lar, Y. Asya Neşriyat, 2001, s.315.

*56 Abdülkadir Badıllı; Bedîüzzaman Saîd-i Nursî, Mufassal Târihçe-i Hayâtı, İttihad Yayıncılık, 1998, s.372.

*57 Müküslü Hamza; Bedîüzzamân Sa‘îd-i Kürdî’nin Tercüme-i Hâlinden Bir Hülâsadır, 1334, s.7.       

 

 

3 Comments to “BEDÎÜZZAMÂN SA‘ÎD NURSÎ / MUHTASAR TÂRİHÇE-İ HAYÂTI / İKİNCİ BÖLÜM: 1908-1916”

  1. […]  http://risaletashih.org/bediuzzaman-said-nursi-muhtasar-tarihce-i-hayati-1878-1960-ii-1908-1916/   […]

Bir yanıt yazın